25 Kasım 2015 Çarşamba

Bugün günlerden ne?






Bir gece yarısı evde otururken sürekli bir şeyler yazdığım defterimin bir köşesine şu sözleri karaladığımı hatırlıyorum. ‘Şimdiler de denizlerden yağmur damlaları topluyorum.’
Asfalttaki çukurlara yine yağmur damlaları birikiyor. Bu gece yarıları hep mi insanı sabahtan koparıp herkes uyuduktan sonra bile isteye yalnızlığa iter.

Camdan karşı kaldırımı izliyorum. Gün aydınlanmaya başlıyor sokak lambaları artık mesaisini bitirmiş olacak ki birer birer kapanmaya başlıyor. Diğer güne başlamış sayılıyorsun ve yalnızlığın bir kademe daha atlıyor. İnsanlar o saatler de servise yetişmek için koşuşuyor. Çöpün kenarındaki kedi var gücüyle geriniyor. Karşıda pencereye çıkan kadın ağzını  sonuna kadar açıp esniyor. Günaydın.

Tahammülsüzlükler öyle sarmış ki dört bir yanımızı sevmeye sevilmeye bile yok takatimiz. Herkes birbirine öylesine uzak öylesine yabancı öylesine bir başkası ki aynaya bakıp kendini bile tanımadığın oluyor. Bunca insanın içinde bunca monotonlukta bu şehri saran kocaman toz bulutunda dahası bu yaşamak mesaisinde kendine bir yer edinmeye çalışıyorsun. Her sokak başında karşılaştığın tanıdık insanların yüzünde  öylesine iliştirilmiş yalandan gülümsemeler,yalandan selamlaşmalar…

İçinden gülüyorsun hayatın bu boşu boşunalığına… Hatta içinden çığlıklar atıyor içini yine içine döküyorsun.


Kışın günler kısa olur biliyorsun.
Sokaklar bomboş olur.
Gece erkenden örter günü.
Hava soğur umursamam.
Bile bile üşürüm.
Gelirsin gelmezsin umursamam
Çok düşünür aklımı üşütürüm.
Beni bilirsin
Ellerimi cebime koymam
Donar ellerim tutmazsan.

Yüreğime düşen cemre

Sen de çekip gitme!..

22 Kasım 2015 Pazar

Küçük kız...




Gizleyip kendini gecenin ardına… Yalnızlığının üstüne yalnızlık katmış. Kentin boşu boşunalığına inat… Gözyaşlarını  bedelsiz satmış. 

21 Kasım 2015 Cumartesi

Belki bir gün aynı anda aynı şehirde aynı sabaha uyanırız.


Gelmeler gitmeler… Bir daha dönmemecesine gitmeler…

Sabahları açık, akşamları demli çay içtiğim kadim dostum. Yüreğimde bir ömür yer ettin. Üstelik öyle gecekondu gibi de değil. Yıkılmaca yok!.. Her zaman nasıl diyorsak yine aynen öyle. Sana kalpten eyvallah...

Şehirler arası otobüsleri sevemedim hiç. Bir de uzun yolları… Fakat kaderde  hep uzun yolları şehirler arası otobüslerle gitmek varmış. En sevdiklerini hep otobüsler uzaklaştırır senden. En sevdiklerinden hep otobüslerle uzaklaşırsın. Otobüs hareket edene kadar anlamazsın, farkına varmazsın ama şoför motoru çalıştırıp birkaç metre ilerledikten sonra yüreğe oturan o hissin ağırlığını hangi ağırlık birimi ölçebilir ki? Geride bıraktığın kentin, alışkanlıkların, alıştığın sokakların, alıştığın insanların uzaklaşmasını kafanı cama dayayarak dakikalarca izlersin. Kafan cama çarpınca gerçekliğe döner ve artık yalnız olduğunun farkına varırsın. Yalnızsın… yapayalnız… Geride bıraktığın anılar o an yapboz gibi tek tek birleşir kafanda. Düşünmek hatırlamak istemezsin ama  şoförün ışıkları söndürmesiyle yüreğin kaskatı kesilir. Bu saatten sonra üzülmezsin. Kabullenirsin.

Herkes dönüp kendi yoluna gitti Dünya’nın en sonuna… Ve sen ben aynalara karşı  verdiğimiz bu savaşta hep yenilgiler kurbanı…

Elimi uzatsam ve gel desem…  Hiç sormadan… Nereye?

Gelir misin benimle?...

20 Kasım 2015 Cuma

Bir düş uğruna... Düşmek yollara...





Eskiden dışarı çıktığımda yağmur kokardı,toprak kokardı. Burnuma kadar gelirdi komşumuzun her akşam yaptığı yemeklerin kokusu…

Geride kalanları özlüyor insan. İnsan kokuları özlüyor ve bir de kokusundan tanıdığı insanları özlüyor çoğu zaman…
Birbirinden kopmak, başkalaşmak… Bu değişe değişe durmadan başkalaşmak…

“Özlemek  sence de çekirdekli mandalina gibi değil mi?” demişti küçük kız. Özlemek ne kolay okunan ama boğazda ne de çok düğüm düğüm olan bir kelime… Yarın olsun diye bekliyorsun fakat hep dünü özlüyorsun ne garip. Sanki güzel şeyler hep dünde yaşanmış yarın hep kapkaranlık… Bir de hep çocuklukları özlüyor insan. Hani tek kaygısı oyun bitecek diye havanın kararmasıdır ya çocuğun. O günlere dönmeyi kim istemez. O  günlerin anısı servet eder. Top almak için onlarca çocuğun harçlıklarını ortaya düşünmeden sermesi, o masumiyet, o güven… Hepsini büyüdükçe, kendi ellerimizle öldürmedik mi sizce de? Bu değil miydi özlemeyi bu kadar zor ve fakat bir o kadar da güzel kılan…

Cumartesi veya Pazar günüydü. Karşı karşıya oturmuştuk masada küçük kızla. Elinde bir şiir kitabı vardı. Ben Özdemir Asaf severdim o ise yüreğine neyi yakıştırdıysa. Sayfaları karıştırıp dakikalarca bir şeyler okudu. Sonra hiç konuşmadan şiir kitabını masadan bana doğru itti ve eliyle işaret edip okumamı istedi. Gösterdiği şiiri okudum ve kitabı aynı şekilde masanın üzerinden iterek tekrar ona doğru uzattım. O dakikadan sonra sadece onun ne yapacağıyla ilgiliydim. Sayfaları karıştırmaya devam etti. Bu kez daha uzun sürdüğünden bir an benim orada olduğumu unuttuğunu sandım ama daha çok geçmeden tekrar kitap onun ellerinden bana doğru uzandı. Gözlerinin tam içine bakarak gülümsedim. Tekrar alıp gösterdiği yeri okudum. Bu kez anlamıştım. Seçtiği yerler tamamen bizimle ilintiliydi. Aramızdaki şey her ne ise ona vurgu yapmaya çalışır gibi seçiyordu okumamı istediği yerleri. Hızla okuduktan sonra heyecanla tekrar uzattım kitabı. Bu kez de o bakıp gülümsedi. Anlamıştı heyecanlı olduğumu.O an, o zaman her şey donmuş olsa öyle kalabilsek. Hep böyle yanağına iliştirdiği gülümsemeyle yan yana olabilsek diye düşündüm. Ben tekrar o kitabın bana gelmesini beklerken. Birden kitaplarını toplayıp hiçbir şey söylemeden kalkıp gitti. Arkasından baktım. Gülümsedim. Geleceğini biliyordum.

Gece yağmur topluyordu kapkara bulutlardan… Sokaklarda serseri bir rüzgar… Hiç düşünmeden dışarı çıktım gecenin g’üçünde. Banklar,kaldırımlar,sokak lambaları,ağaçlar,evler ve bomboş sokaklar. Sanki her yer ve her şey terk edilmiş. Sanki kimse daha önce basmamış kaldırım taşlarına. Gökyüzüne baktım. Bu gece yağmur yağar mıydı ki? Gözlerinde bunca damla yağmur biriktirmişken ıslanmamak çabası niye?

“Yağmurda tanıdım seni.Yağmuru da sevdim seni de… Seni yağmurdan çok. Bak denizin ortasındayız rüzgarlar altında… Yağmurumuz artık yok.”